Ege Görgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ege Görgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Kaan Dobra: Hem Dobrowski, hem de değil!

Ege Görgün, 22 yaşında Dobrowski olarak ayak bastığı topraklarda Kaan Dobra olarak yaşamaya devam eden eski Beşiktaşlı ve Kocaelisporlu yıldızla görüştü. Goal.com da yayınlanan ropörtajı buraya taşıyorum. Böyle güzel röportajları daha sık görmek istiyoruz. buyrun;


Türkiye’ye 22 yaşında Roman Dobrowski olarak geldi. 8 sezon oynadığı Kocaelispor’dan Beşiktaş’a geçtiğinde adı artık Kaan Dobra’ydı. Türkiye’de iki Türkiye Kupası, bir ikinci lig, bir de Süper Lig şampiyonluğu yaşadı, 70’in üzerinde gol attı. Ve Türk spor tarihinin adı deyim haline gelen ilk sporcusu oldu. Kısaca Dobrowki’ydi, Dobra oldu ama hiç “dobrowski” olmadı.

Ülkesinin yakın tarihini anmadan, bugün 40’na merdiven dayamış bir Polonyalı’nın hikayesini anlatmak olmaz. Olur da belki, eksik olur. İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük yaralar alarak çıktı Polonya. Nazilerin ölüm kamplarının başlıcaları Polonya’da kurulmuştu. En ünlü ve en geniş kamp Auscwitz-Birkenau Alman hakimiyetindeki kuzey Polonya’da idi. Savaştan önce 3 milyon 300 bin Yahudi yaşıyordu Polonya’da, savaş bittiğinde 300 bini ölmüştü. İsrail’deki Yad Vashem Soşkırım Müzesi’nde anlatılanlara göre ise bir kısmı savaştan sonra, sahiplendikleri mallarını geri vermek istemeyen eski komşuları tarafından öldürülmüştü. Bu tabii başka bir hikaye...

Savaşın ardından SSCB’nin himayesine girip komünizmi benimseyen Polonya’nın kızıl yılları 1990 yılına, Lech Walesa’nın Başkan seçilmesine dek sürdü. Yalnızca Polonya’da değil, tüm Doğu Avrupa’da komünizmin sonu gelmişti. Walesa komünizm için bir Deccal olmuştu adeta

Polonya futbolu gerileme dönemindeydi. Tarihlerine bakıldığında Milli takımlarının Almanya 74’de ve İspanya 82’de kazandıkları dünya üçüncülükleri tek başarılarıydı. Daha Avrupa Şampiyonası’na katılmışlıkları yoktu. 2004’e kadar da olmayacaktı. Yine de o sıralarda 18 yaşındaki Roman Dobrowki’nin futbol her şeyiydi ve tek hayali büyük bir futbolcu olmaktı. Aslında rejimin bu noktada ona zararı değil, faydası olmuştu. Komünist rejimlerin propaganda aracı gördükleri için spor konusuna önem verme adetleri sayesinde iyi bir altyapıya, güçlü bir fiziğe ve en önemlisi spor disiplinine sahipti Dobrowski. Şehirde değil, 15 yaşına kadar nehirden elle balık tuttuğu doğal bir ortamda, köyde büyümüş olması da (bizimkiler gibi değil tabi, küçük ama modern, apartmanlı bir köy) fiziğine artı olarak yansıyan bir başka avantajıydı. Avantajlarına ihanete etmeyen Dobrowski kendini daha da geliştirdi. 22 yaşına geldiğinde ülkenin en büyük takımlarından birinin, Ruch Chorzow’un en iyi oyuncusuydu artık. A Milli takıma kadar yükselmişti. Ama ülkenin sorunları ister istemez futbola da, oradan da Roman’a yansıyordu.

Demokratik rejime geçen Polonya’nın Ekonomi Bakanı Leszek Balcerowicz, konuya hakim olanların “şok terapi” ismiyle andığı reformları hayata geçirdiğinde ülke müthiş bir ekonomik kriz içine sürüklenmişti. Uzun vadede yararları görülebilecek bu tedavi kısa vadede Polonya halkının canını yakacak cinstendi. Her şeyin fiyatı arttı. Zlotinin değeri düştü. Eskiden (komünizm varken) paraları vardı alacak bir şey bulamıyorlardı, şimdi alacak çok şey vardı ama paraları yoktu.

Futbol kulüplerinin ekonomik durumu da ülkelerininkinden farksızdı. Dört senedir Ruch Chorzow’a büyük hizmetleri olmuş milli futbolcu Roman Dobrowski bile karın tokluğuna oynuyordu.

“Futbol nankör bir meslek. İyi olduğun zaman onu kullanman lazım. Kötü olduğun zaman kimse gözünün yaşına bakmıyor çünkü.”


Kulüpte dördüncü sezonunun bitmesine iki maç kalmıştı ki artık sabrı tükendi sabır küpü Roman’ın. Yöneticilerin karşısına geçip, “Madem para vermiyorsunuz, buraya kadar,” dedi. “Ben Gornik Zabrze’ye gidiyorum.” Yöneticilerin kanları dondu. Roman’ın Gornik Zabrze’ye gitme ihtimali her açıdan felaket demekti onlar için. Komşu kent takımıyla aralarında bizdeki Galatasaray-Fenerbahçe ilişkisine benzer bir hukuk vardı çünkü. Ezeli rakiplerine en iyi futbolcularını kaptırırlarsa, taraftara bunun hesabını veremezlerdi. Diğer yandan bu transferin maddi olarak da neredeyse hiçbir getirisi olmazdı onlara. Roman milli takım kampına gittiğinde onlar da tanıdıkları bütün menajerleri, simsarları, aracıları ayaklandırdılar. “Roman’a yurtdışında bir takım bulun! Hemen!”

Roman sesini yükseltmiş, kulüp karışmıştı. Ki zar zor duyulacak şekilde konuşan Roman söz konusu olduğunda bu durumu gözünüzde canlandırmak hayli zor. Sessizliği, konuşmaları ve davranışları içine kapanık bir yeniyetmenin utangaçlığına ve masumiyetine sahip olduğu izlenimi uyandırıyor sizde. Kayıt için sesinin zayıf kalabileceğini söylerken Uluç’a, Roman beni duyuyor ve gülerek, “Haa, Roman her zaman sessiz kalıyor zaten, “ diyor. Ben mahcup oluyorum söylediğime. “Yok ama,”diye ekliyor, “Çok sesim çıkmaz ama gerekeni de yaparım.”

“Çok sesim çıkmaz ama gerekeni de yaparım.”

Ruch Chorzow yöneticilerinin tutuştuğu vakitlerde, Türkiye’de bir Anadolu takımı altın dönemlerini yaşıyordu. Sefa Sirmen’in başkanlığında şaha kalkan Kocaelispor ilk yarısını lider bitirdiği 1992-1993 sezonunu dördüncü tamamlamış UEFA’ya katılmıştı. Türkiye Kupası’nda ise yarı final oynamıştı. 1994’e gelindiğinde büyük başarılar elde etmiş o Kocaelispor takımı adet olduğu üzere İstanbul büyükleri tarafından parçalanmıştı. Sirmen yeni Kocaelispor’u oluşturma görevini Mustafa Denizli’ye verdi. Mustafa Denizli, Polonya Ümit Milli Takımı’nın Türkiye ile yaptığı grup maçlarında bir futbolcuyu gözüne kestirmişti. Galatasaray’daki eski talebesi Roman Kosecki gibi yere sağlam basan, hızlı, kolay adam geçen, dirençli bir forvetti bu. Onun ismi de Roman’dı üstelik. Roman Dobrowski.

Kulübünün satmak, menajerlerin komisyon almak, Denizli’nin de takımında görmek istediği Dobrowski böylece Kocaelisporlu oldu. Genç yaşta yeni bir ülkeye, yeni bir takıma gelmek onu korkutmuşmuydu peki? “Para o korkuyu biraz unutturdu. Ama beni asıl hava mahvetti. Eksi 25 derecede oynamaya alışmışım, burada hava 30-40 derece. İlk sene sonunda, gideceğim, dedim, burada her şey bana ters. Sonra bir sene erteledim. Her sene erteleye erteleye, işte 14 senedir buradayım.”

Roman Kosecki artık bizden biri. Adı bile bizden, Kaan Dobra. Kocaelispor formasını giyerken Türk vatandaşlığına geçerek bu ismi alan Kaan artık tipik bir İzmitli. İstanbul trafiğine katlanamadığı için, işten eve hala çok kolay gidilebilen bu şehirde yaşamayı tercih etmiş eşi ve oğluyla. Beşiktaş’ta oynarken bile İzmit’ten gidip gelmiş Ümraniye’ye. O futbol oynarken eşi İzmit’te açtığı Romano adlı restoranla ilgilenmiş. Şimdilerde emekliliğin keyfini çıkaran Kaan Dobra da eşine yardım ediyor restoranda. Söyleşiyi de İzmit Körfezi’ne nazır bu restoranda yapıyoruz.

Lucescu açık konuşuyor: “Kaan, ister kal, ister git!”

Roman, kariyerimin en mutlu yıllarını yaşadım dediği Kocaelispor’da iki Türkiye Kupası kaldırdı. Depreme kadar onun için de, kulüp için de her şey yolundaydı. İstanbul takımlarına gol atmadan geçmiyordu. “Ben büyük takımlarla yaptığımız maçlarda bir başka oynuyordum gerçekten. Seyirci, dolu stat, atmosfer beni inanılmaz motive ediyordu. O maçlarda vurduklarım gol oluyordu hep. Başka maçlarda bazen vuruyordum, dağlara taşlara... Ben de şaşırıyordum bu kadar kötü nasıl oynayabiliyorum diye.” (Dobrowski’nin bütün şutları dağlara taşlara gitmedi ne yazık ki. Beşiktaş’ın Malatya ile yaptığı maçta çektiği bir şut kale arkasında güzel bir poz yakalamaya çalışan foto muhabirlerden birine isabet etti. Fotoğraf makinesi Fehmi Özgülen’in yüzünde parçalandı.)

Kocaelispor formasıyla 2001-2002 sezonunda Türkiye Kupası kazanan Kaan Dobra, sonraki sezon Beşiktaş’a transfer oldu. “95’ten beri istiyordu beni büyük takımlar. Ama bonservisim çok yüksek olduğu için alamıyorlardı. Depremden sonra para alamaz olmuştuk kulüpte. Ayrılmaya karar verdim. Biraz kötü ayrıldım onun için Kocaelispor’dan.”

Beşiktaş’ta şanssız başladı. Hazırlık kampında sakatlanınca Lucescu’nun gözüne girmeyi başaramadı. Hatta Lucescu “İster kal, ister git” demiş ona açık açık. Menajeriyle kafa kafaya verip düşünmüş Kaan. Pes etmemeye karar vermişler sonunda. “Bu kadar kolay olmamalıydı. Zaten 30 yaşında gelmiştim buraya. Çalıştım, Lucescu’nun gözüne girmeyi başardım. O da beni banko oynattı.”

Beşiktaş’ın yüzüncü yılıydı. Kartal şampiyon oldu, Kaan da daha ilk sezonunda müthiş bir coşkunun, sevincin parçası oldu. Sonraki sezon da o meşhur çöküş geldi. O dönemde de banko oynayan Kaan bu kez çöküşün bir parçası oluyordu. Çöküşün sebebini o da hala çözememiş. “Yeni transferler her zaman takıma katkı sağlamaz, bazen zarar da verir,” diyor sadece. “İlhan’ın ayrılması çok kötü oldu. Çok iyi futbolcuydu, takıma çok faydası vardı. Sonra Nouma da inanılmaz şirin, inanılmaz pozitif biriydi. Gerçekten hiç sorun çıkarmazdı, oynasın oynamasın. Onun gitmesi de dezavantajdı. Ama hala düşünüyorum neden o çöküş oldu diye.”

“Çok iyi hocalarla da çalıştım, çok kötü hocalarla da...”


“Çok iyi hocalarla da çalıştım, çok kötü hocalarla da... Bazı hocalar bilgisizdi. İyi çalıştırmıyorlardı takımlarını. İşi şansa bırakıyorlardı. Böyle yerli hoca da yabancı hoca da... Lucescu bugüne kadar çalıştığım en iyi hoca. Del Bosque ile yarım sezon çalıştım. Beni oynatmaya karar verdi ama beş maç sonra kesti ve bir daha oynatmadı.” Burada araya girip, kendi kararı mıydı sence, diye soruyorum. “Hiç zannetmiyorum,” diyor gülerek. Kaan takımdan ayrıldı, bir ay sonra da Del Bosque gitti. Kocaelispor’a dönen Kaan sezonu burada tamamladı. Ancak öteki sezonun başında antrenör Sadi Tekelioğlu ile anlaşamayıp futbolu bıraktı. Sonra işbilir bir menajer onu bir sene de Antalyaspor için oynamaya ikna eder. Orada da şampiyonluk yaşar Kaan ve futbolu bırakır.

“Futbolu erken bıraktığımı düşünmüyorum. Zaten dizimde bir sıkıntı yaşıyordum. Oğlum da büyüdü, 11 yaşında oldu, ona biraz daha zaman ayırayım dedim. Biraz daha oynayabilirdim belki zorlasam ama bence tam ideal zamanda bıraktım. Mart doğumluyum, 35 yaşında mart ayında futbolu bıraktım.”

“O, Dobrowski’nin ne demek olduğunu bilmiyor.”

Kaan Dobra Türkiye’de küçümsenmeyecek başarılara imza attı. Bu başarılar onun tanınan, ünlü bir futbolcu olmasını sağladı. Ama herkes futbolla ilgilenmek, futbolcuları tanımak zorunda değil. Ama bu türden insanlar bile artık “Dobrowski” dendiğinde kimden söz edildiği hakkında fikir sahibiler. Muhtemeldir ki, Mehemet Ali Erbil sayesinde bundan elli sene sonra bile golleri unutulsa da, Dobrowski’liği unutulmayacak Kaan Dobra’nın. Peki nereden çıkmıştı Mehmet Ali Erbil’in literatüre ve halk ağzına soktuğu “dobrowki olma” mevzusu.

“O dönemde çok penaltı atıyordum ben. Onun da televizyonda yarışma programı vardı. Makineyle penaltı atılıyordu hani. Orada söylemeye başladı sanırım. Anlamını ben de tam olarak bilmiyorum açıkçası. Ama çok da iyi bir anlamda kullanmıyordu. O Fenerbahçeliydi bir de. Biz de Fenerbahçe’yi burada yendik 2-1. İkinci golü ben attım. Ertesi gün bir gazete yazdı Fenerbahçe Dobrowski oldu diye. Ondan sonra iyice yayıldı zaten.”

Belli ki Kaan’ın bu meseleyle arası çok da hoş değil. Artık takmıyorum diyor ama ilk zamanlar epey rahatsız olmuş bu durumdan.

“Dobrowski’nin anlamını bilmiyordu. Hala da bilmiyor. Bilse bu soyismi bu şekilde kullanmaz yani. Beni rahatsız ediyordu çünkü bizim milli marşımızda geçen bir isim bu. Burada nasıl Atatürk var, Polonya tarihinde de bu isimde bir paşa vardır. Savaşa giderken bir şiir yazar bu paşa. Bizim için önemlidir bu paşa, kahramandır. Onun için ben başta biraz kızdım ama sonra baktım hiçbir şeyi ciddiye almıyor ki adam, bıraktım ben de. Ama onun sayesinde meşhur oldum biraz daha. Futbolla ilgisi olmayanlar bile beni tanıdılar o sayede. Aşırı kızdığım bir şey değil ama bir dönemde biraz gücüme gitmişti.”

Peki arayıp karşılıklı konuşmayı, bu rahatsızlığını belirtmeyi düşünmedin mi hiç, diye soruyorum. Ama görüşmüşler zaten de, benim haberim yok. Kocaelispor’da oynarken o, şimdilerde Sivasspor’u çalıştıran Bülent Uygun ve eski bir Fenerbahçeli Tarık Daşgün çarkıfeleğe katılmışlar meğerse.

“Tartışalım diye gittim ben. Konuştuk ama baktım yok, ona göre her şey gırgır, her şey eğlence.” Kim kazandı peki, diyorum. Aldığım yanıt beni şaşırtıyor, çünkü Kaan birinci olmuş o yarışmada da. “O zaman Türkçe’yi de az biliyordum üstelik,” diyor, “Ama biraz yardım ettiler, doğrusu.”

Söyleşiyi yine futbolla bitiriyoruz. Öyle bir şey söylüyor ki Kaan. Futbolun bazı kurallarının tüm dünya için geçerli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz: Milli takıma girmek için büyük takımda oynamamalısın.

Milli Takım oyuncusu olarak geldiği ve en verimli zamanlarını geçirdiği Kocaelispor’da oynadığı sekiz sezon boyunca bir kez bile milli takıma çağrılmamış Kaan Dobra. Sistemin futbolcuları nasıl büyük takımlara gitmeye zorladığının göstergesi bu.

“İzlemeye bile gelmediler. Beşiktaş’a geçtim hemen milli takıma çağrıldım. Orada da bir kere bile izlemediler beni.”

Röportaj: Ege Görgün


orjinali Goal.com da

25 Mayıs 2010 Salı

O bir Kocaelisporlu; Ege Görgün




"Taraftarlık sadece takımınız kazanınca desteklemek, sadece süper ligde olunca desteklemek değildir. yada takımınız küme düştüğünde artık birinci ligden yeni takım tutmak değildir.."

program burada mevcut

31 Ekim 2009 Cumartesi

Ege Görgün Röportajı

Uzun Paslar, Ege Görgün ile röportaj yapmış. japon kale ekibi olarak yine bir ilke imza atamamanın verdiği hüzünle okudum röportajı. okuyunca hüznüm daha da arttı. bir körfezli olan Ege Görgün verdiği yanıtlarla bize bizi anlatıyor adeta. hüznüm onunla bikaç futbol sohbeti yapamamak. Oturup iki bira içilebilecek bir abimiz olduğunu daha iyi anlıyoruz röportajda. Buyrun Kocaelispor hakkında söylediklerini aldım buraya.

*Gelelim Kocaelispor'a. Sizi tanıdıktan sonra Kocaelispor dendiği zaman aklıma Ege Görgün geliyor.
Benim için gurur vesilesi olsa da, Anadolu takımları için üzücü bir durum. Bir ben çıkıyorsam, bu ülkede dört büyük takımın dışında bir takım hakkında yazacak, o yazıyı yayınlayacak ve o yazıyı okuyacak fazla adam yok demek ki. Ben yalnızca bana fırsat verdiklerinde en iyi bildiğim şey hakkında yazdım. O da Kocaelispor’un geçmişi ve Kocaelisporluluk’tu. Diğer Anadolu takımlarının da varlığını, büyüklüğünü hatırlatmaya çalıştım elimden geldiğince. Kendiliğinden haklı bir mücadelenin içine girmiş oldum böylece. Anladım ki aslında futbolun kendisinden de büyük bir mücadeleydi bu. Adaletsizlik, haksızlık, biat etme kültürü, şuursuz kazanma hırsı, sürü kültürü hayatın her köşesine sızmış tabi futbol da nasibini almış. Bunlara karşı mücadele etmek her insanın görevi. Mücadele ettiğimiz cephe futbol olur, ya da bir başkası.

*Malum, Kocaelispor çok kötü gidiyor. Bank Asya sınırları içerisinde kurtulmasının yolu var mı sizce yoksa Göztepe ya da Sakaryaspor'un çektiklerini Kocaelispor da mı çekecek?

Kocaelispor’un geleceği için çok karamsarım. Göztepe, Sakaryaspor, Karşıyaka ya da Zonguldakspor’un durumuna düşmemiz için bütün şartlar oluştu. Daha doğrusu şartlar insanlar tarafından yaratıldı. Değerlerin dejenerasyona uğradığı günümüz sosyal yapısında insanların daha fazla güç, daha fazla para için yapmayacakları şey yok artık. Bu türden adamları bir de kulübün başına getirirseniz olacağı budur. Bakın bu takımların hepsinin geçmişinde mutlaka böyle adamlar çıkacaktır. Böyle adamları kontrol edebilecek bir sistem geliştirmeli Federasyon, diyeceğim ama Federasyonlar da tam tersine bu tarz adamların yolunu açıyor.


devamı burada

12 Mart 2009 Perşembe

Ege Görgün: İçimizdeki düşman....

Photobucket
Ayın başlarıydı futbol hastası Sırp arkadaşım Dejan’dan bir mail aldım...

Birkaç gün önce kendi ülkelerinin “El Clasico”su sayılan Partizan-Kızılyıldız maçının 1-1 bittiğini, Kızılyıldız’ın golünü ise Djorde Tutoriç’in attığını söylüyordu. Hani Kocaelispor’un sezon başında transfer ettiği, sonra para mara ödenmesini bırakın, Başkan ellerindeki parayı da alır korkusuyla arkalarına bile bakmadan kaçan Sırplardan, stoper olanı Tutoriç. Yeniden eski takımına dönmüştü.

Gelen üç Sırp içinde en işe yarar topçu oydu zaten. Türkiye’den alacaklı ayrıldılar ama Beşiktaş-Del Bosque olayı bize yabancıların eninde sonunda paralarını aldığını öğretti. Ama bu parayı elbette bu işin sorumlusu olanlar değil, Kocaelispor ödeyecek.

Bu üç yabancının dışında epey futbolcu kaçtı Kocaelispor’dan. Kemal, Serhat, Bülent Bölükbaşı, Musa Büyük, Volkan Bekiroğlu, Özgür Bayer, Bayram Toysal, Ahmet Dursun ve şu an aklıma gelmeyen başkaları... 8O kadar çok ki, nasıl hatırlayayım!) Peki gitme gerekçeleri ne bu futbolcuların? Paralarını alamamaları...

Basit bir soru takılıyor aklıma. Kocaelispor’un 50 trilyon borcu olduğu söyleniyor. Bu para futbolculara verilmemiş. E, o zaman nereye gitti bu paralar?

Bakın, futbolcular gibi Kocaelispor’dan “Yandım Anam!” diye kaçan Yılmaz Vural ne diyor ayrıldıktan sonra.

“Eğer bir kulübün, mesela Kocaelispor gibi 60 milyon YTL borcu olabiliyorsa, siz Anadolu'daki kulüplerin mali durumunu bir düşünün. Kulüp başkanlığı gelen parayı, kendi işi için kullanmak gibi bir tuhaflığın içine girmiş."

Yılmaz Vural kimi kastediyor acaba?
Kocaelispor ikinci yarıya baştan aşağı yenilenmiş bir kadroyla başladı. Eskişehir maçında sahaya çıkan kadroya bakıyorum. Birlikte maç seyrettiğim eski yöneticilerden Teoman Gencal diyor ki, “Taner’i çıkar, sahadaki takımın değeri taş çatlasa iki trilyon!”

İki trilyon. Biz bunun yarısından fazlasını sezon başında tek futbolcu için harcayacağımızı taahhüt ediyorduk. Kaçan futbolculara bakarsanız harcamadık, kulübün borcuna bakarsanız harcadık.

Allah için, sahadaki iki trilyonluk takım o bilmem kaç trilyonluk takımdan daha yürekli oynuyor sahada. Sempati duyuyorum hemen çocuklara. İlk aklıma gelen şu oluyor: Paralarını peşin almışlardır umarım, sonlarının selefleri gibi olmasını istemem.

Taner saç baş yolduruyor kaçırdığı gollerle. Olsun, diyorum diğerleri gibi takımı bırakıp kaçmadı ya.

Teoman Gencal, “Taner’in hiç alacağı yok. Parasının tamamını aldı,” diyor. Taner’in gitmek için bir sebebi olmadığını anlıyorum.

Çevrem eski yönetimlerde görev almış yöneticilerle dolu. Neden ayrıldıklarını bir türlü söylemiyorlar. Ama sessizlikleri yeterince şey anlatıyor. Kaçan futbolcular, Yılmaz Vural’ın sözleri, kulübün borcu da öyle...

Yazılarımda Anadolu takımlarının makus talihini üç büyük takımın hakemler, medya, federasyon ve toplum üstünde kurduğu egemenliğine yordum hep. Bizi içeriden vuranları es geçtiğimi şimdi fark ediyorum. Asıl düşmanın içimizde olduğunu... Ve en kalıcı zararı dışımızdaki düşmanların değil içimizdekilerin verdiğini...

Eskişehir maçını kazandık. Kurtuluş Savaşı gibi bir maçtı bizim için. Ama vatanı kurtardığımız savaşla ciddi bir fark var arada. Biz yalnızca umudumuzu bir hafta sonraya taşıdık, bundan sonra oynayacağımız her maç Kurtuluş Savaşı bizim için.

Bana kalsa Kocaelispor düşmeyi çoktan hak etti. İkinci yarıya yepyeni bir takımla başlayıp ligde kalmak hangi ligin realitesine sığar. Ama yine Teoman Gencal uyarıyor beni. İyi bir Kocaelisporlu, iyi bir yönetici ve şehrin sevilen, güvenilen simalarından biri... 100 trilyonum olsa düşünmeden ona verir, “Başkan ol, kurtar şu Körfez’i derim.”

“Kocaelispor düşerse,” diyor, “bu borcu ödeyemez. Göztepe’nin, Zonguldakspor’un durumuna düşeriz, Şimdi en azından biraz biraz borç ödeniyor.” Dedim ya hamurunda yöneticilik var, benim görmediğim açılandan bakabiliyor olaya.

“Yeni bir yönetim oluşma ihtimali yok mu?” diye soruyorum.

“Takım düşerse, kimse o borcun altına giremez. Düşmezse de, bu yönetim yerinden kımıldamaz zaten,” diyor.

Doğru ya. Akan musluğun başında ayrılma ister mi insan? Hele bir de doymak bilmez bir susuzluğu varsa...

buradan copy paste

9 Ocak 2009 Cuma

Ege Görgün:“Önümüzdeki sezon yeşil siyahlı renkler futbolseverlerin karşısına Birinci Lig’de çıkacak.”

Kocaelispor takımının 1979-80 sezonundaki İkinci Lig şampiyonluğunu işte böyle müjdeliyordu Tansu Polatkan, TRT’nin siyah beyaz ekranında.

Ege Görgün - Berezilya.com
“Artık Birinci Lig takımlarının içinde Kocaelispor da var,” diye bitiriyordu sözlerini. Ardından kafasını hafifçe eğerek soluna bakıyor, biz de bu hareketten birazdan ekrana banttan görüntülerin akacağını anlıyorduk. O günlerde adet anonsun ardından seyircinin gözünün içine dik dik bakmak değildi demek. O zamanın iptidai şartlarına da böylesi daha uygundu zaten. Çünkü sorunlar muhakkak ki daha sık yaşanıyordu ve görüntünün gelmesi gecikince spiker de en azından cansız manken misali donup kalmak zorunda kalmıyordu.

Neyse ki bu sefer sorun çıkmıyor ve görüntüler gecikmeden geliyordu. Önce şampiyonluk turu atan Kocaelisporlu futbolcuların, sonra şampiyonluğu coşkuyla kutlayan insanlarla dolu İzmit caddelerinin görüntüleri geliyor ekrana. Sonra Kocaelispor’un üç hafta öncesinde şampiyonluğunu garantilediği o maçın özet görüntüleri. Kocaelisporlu Güvenç golleri atıyor, Tansu Polatkan anlatıyor.

Yok, hayatımın bir film şeridi gibi gözümün önünden geçtiği yok. Bunlar Korfez.org sitesinin forumunda karşıma çıkan belgeselin kareleri. Kocaelispor’un kalecisi, antrenörü rahmetli Müjdat Afşin’in anısına yapılmış bir belgesel. Belgesel bu şekilde başlıyor çünkü Birinci Lig’e yükselen o Kocaelispor’un kalecisi Müjdat. Sarıyer maçında yerini Baha’ya bırakmış sakatlığı yüzünden.

Müjdat Ağabey’i yeşil sahalarda seyredip seyretmediğimi hatırlamıyorum. Ama İzmit, Kirazlıyalı’daki Yalıkent sitesinin küçük basketbol sahasında izlediğimi biliyorum. Belki birlikte bile top oynadık onunla. Gençti, dinçti, yeşil sahaya çıksa kimse kolay kolay diğer oyunculardan ayırt edemezdi onu. O sağlıklı fiziğe rağmen erkenden uğurladık onu bu hayattan.

Ben Kocaelispor’un İkinci Lig’e ilk çıkışının coşkusunu yaşayacak yaşta değildim. Ama 1990-91 sezonundaki şampiyonluğu iyi hatırlıyorum. Geçen sezonki şampiyonluğu ise uzaktan izlemiştim. Ama o coşkuyu ilk kez yaşayan İzmitli binlerce gencin adına çok sevinmiştim.

Ama bugün yaşananlar öyle acı ki, ister istemez o coşku hiç yaşanmasa mıydı acaba diye aklından geçiriyor insan. Bu utanca, bu rezilliğe değer miydi?

Belgeseli izlerken, içinde bulunduğumuz durumun vehametini çok daha iyi anlıyor insan. Hem Kocaelisporla ilgili, hem Türk futboluyla ilgili.

TRT’nin mikrofonu önce Kocaelispor’un teknik direktörü Fethi Demircan’a uzanıyor. Ağzından bal damlıyor sanki Demircan’ın.

“Şunu da belirtmek isterim ki, Kocaelispor’un yönetim kurulu bugün Türkiye’de hiçbir kulübün temin etmediği imkanları temin etmiştir. Türk sporu adına yönetim kuruluna teşekkür ederim.”

Bir teknik adamın yönetim için böylesine güzel konuştuğunu duymayalı o kadar çok zaman geçti ki. Sorun yönetimler de mi, teknik adamlarda mı acaba? Yoksa, her iki tarafta mı?

Bugün Yılmaz Vural’ın, Engin İpek’in mevcut Kocaelispor yönetimiyle ilgili söylediklerini alın, karşılaştırın Fethi Demircan’ın o günkü yönetim için söyledikleriyle… Kocaelispor’un neden bu durumda olduğunun ip uçlarına ulaşırsınız…

Bugünkü başkanın demeçlerini, o günkü başkan İsmail Kalkandelen’in söyledikleriyle karşılaştırın… Kocaelispor’un neden bu durumda olduğunun ip uçlarına ulaşırsınız…

Kendisine TRT mikrofonu uzatılan Kalkandelen diyor ki: “Öncelikle bize şampiyonluğu armağan eden kentimizden, kendi minik ve genç takımımızdan yetişen çok değerli futbolcularımızla ilgili iç transferi halletmek birinci hedefimiz olacaktır.”

Ne diyor futbolcuları için? “Çok değerli”, diyor. Ne diyor? “Kentimizden, minik ve genç takımımızdan yetişen” diyor…

Sonra mikrofon şampiyon takımın futbolcularına dönüyor. Kaptan Mahir teker teker arkadaşlarını tanıtıp, sözü onlara bırakıyor. Oynarken hiç seyredemediğim oyuncular vardı içlerinde: Güvenç, Kamil, Kamuran, Müjdat. Seyrettiklerim ise daha çok: Mahir, ben daha yeni yetmeyken Şirintepe’de kısa bir mahalle maçı yapma fırsatı bile bulduğum Ceyhun, Orhan, Gürbey ve Baturman. Mikrofon uzatılan Baturman sözleriyle yalnızca futboluyla değil, sporculuğuyla da her Türk futbolcusuna emsal gösterilebileceğini bir kez daha kanıtlıyor:
“14 yıldır birinci lige çıkmayı amaçlıyorduk. Bu sene çıktığımız için çok mutluyuz. Bunda en büyük pay çok çalışmak ve düzenli hayat.”

Muhabir Güvenç Kurtar’ı Bay Gol diye takdim ediyor ve gollerini Birinci Lig’de devam edip etmeyeceğini soruyor. O zaman anlıyoruz ki, Güvenç Kurtar’ın iddiacı kimliği o zaman daha su yüzüne çıkmamış. Çünkü “İnşallah,” diyor sadece. Spiker de, “Temenni,” diyor. Güvenç de, “temenni,” diye karşılık veriyor. Anlıyorum ki, futbolcular ve yönetimler gibi konuşma dili de biraz farklı o zamanlarda.
Kocaelispor takımının 1979-80 sezonundaki İkinci Lig şampiyonluğunu işte böyle müjdeliyordu Tansu Polatkan, TRT’nin siyah beyaz ekranında.

Fotoğraf: “Büyük” Kaptan Mahir Danabay ve “küçük” ben
“Artık Birinci Lig takımlarının içinde Kocaelispor da var,” diye bitiriyordu sözlerini. Ardından kafasını hafifçe eğerek soluna bakıyor, biz de bu hareketten birazdan ekrana banttan görüntülerin akacağını anlıyorduk. O günlerde adet anonsun ardından seyircinin gözünün içine dik dik bakmak değildi demek. O zamanın iptidai şartlarına da böylesi daha uygundu zaten. Çünkü sorunlar muhakkak ki daha sık yaşanıyordu ve görüntünün gelmesi gecikince spiker de en azından cansız manken misali donup kalmak zorunda kalmıyordu.

Neyse ki bu sefer sorun çıkmıyor ve görüntüler gecikmeden geliyordu. Önce şampiyonluk turu atan Kocaelisporlu futbolcuların, sonra şampiyonluğu coşkuyla kutlayan insanlarla dolu İzmit caddelerinin görüntüleri geliyor ekrana. Sonra Kocaelispor’un üç hafta öncesinde şampiyonluğunu garantilediği o maçın özet görüntüleri. Kocaelisporlu Güvenç golleri atıyor, Tansu Polatkan anlatıyor.

Yok, hayatımın bir film şeridi gibi gözümün önünden geçtiği yok. Bunlar Korfez.org sitesinin forumunda karşıma çıkan belgeselin kareleri. Kocaelispor’un kalecisi, antrenörü rahmetli Müjdat Afşin’in anısına yapılmış bir belgesel. Belgesel bu şekilde başlıyor çünkü Birinci Lig’e yükselen o Kocaelispor’un kalecisi Müjdat. Sarıyer maçında yerini Baha’ya bırakmış sakatlığı yüzünden.

Müjdat Ağabey’i yeşil sahalarda seyredip seyretmediğimi hatırlamıyorum. Ama İzmit, Kirazlıyalı’daki Yalıkent sitesinin küçük basketbol sahasında izlediğimi biliyorum. Belki birlikte bile top oynadık onunla. Gençti, dinçti, yeşil sahaya çıksa kimse kolay kolay diğer oyunculardan ayırt edemezdi onu. O sağlıklı fiziğe rağmen erkenden uğurladık onu bu hayattan.

Ben Kocaelispor’un İkinci Lig’e ilk çıkışının coşkusunu yaşayacak yaşta değildim. Ama 1990-91 sezonundaki şampiyonluğu iyi hatırlıyorum. Geçen sezonki şampiyonluğu ise uzaktan izlemiştim. Ama o coşkuyu ilk kez yaşayan İzmitli binlerce gencin adına çok sevinmiştim.

Ama bugün yaşananlar öyle acı ki, ister istemez o coşku hiç yaşanmasa mıydı acaba diye aklından geçiriyor insan. Bu utanca, bu rezilliğe değer miydi?

Belgeseli izlerken, içinde bulunduğumuz durumun vehametini çok daha iyi anlıyor insan. Hem Kocaelisporla ilgili, hem Türk futboluyla ilgili.

TRT’nin mikrofonu önce Kocaelispor’un teknik direktörü Fethi Demircan’a uzanıyor. Ağzından bal damlıyor sanki Demircan’ın.

“Şunu da belirtmek isterim ki, Kocaelispor’un yönetim kurulu bugün Türkiye’de hiçbir kulübün temin etmediği imkanları temin etmiştir. Türk sporu adına yönetim kuruluna teşekkür ederim.”

Bir teknik adamın yönetim için böylesine güzel konuştuğunu duymayalı o kadar çok zaman geçti ki. Sorun yönetimler de mi, teknik adamlarda mı acaba? Yoksa, her iki tarafta mı?

Bugün Yılmaz Vural’ın, Engin İpek’in mevcut Kocaelispor yönetimiyle ilgili söylediklerini alın, karşılaştırın Fethi Demircan’ın o günkü yönetim için söyledikleriyle… Kocaelispor’un neden bu durumda olduğunun ip uçlarına ulaşırsınız…

Bugünkü başkanın demeçlerini, o günkü başkan İsmail Kalkandelen’in söyledikleriyle karşılaştırın… Kocaelispor’un neden bu durumda olduğunun ip uçlarına ulaşırsınız…

Kendisine TRT mikrofonu uzatılan Kalkandelen diyor ki: “Öncelikle bize şampiyonluğu armağan eden kentimizden, kendi minik ve genç takımımızdan yetişen çok değerli futbolcularımızla ilgili iç transferi halletmek birinci hedefimiz olacaktır.”

Ne diyor futbolcuları için? “Çok değerli”, diyor. Ne diyor? “Kentimizden, minik ve genç takımımızdan yetişen” diyor…

Sonra mikrofon şampiyon takımın futbolcularına dönüyor. Kaptan Mahir teker teker arkadaşlarını tanıtıp, sözü onlara bırakıyor. Oynarken hiç seyredemediğim oyuncular vardı içlerinde: Güvenç, Kamil, Kamuran, Müjdat. Seyrettiklerim ise daha çok: Mahir, ben daha yeni yetmeyken Şirintepe’de kısa bir mahalle maçı yapma fırsatı bile bulduğum Ceyhun, Orhan, Gürbey ve Baturman. Mikrofon uzatılan Baturman sözleriyle yalnızca futboluyla değil, sporculuğuyla da her Türk futbolcusuna emsal gösterilebileceğini bir kez daha kanıtlıyor:
“14 yıldır birinci lige çıkmayı amaçlıyorduk. Bu sene çıktığımız için çok mutluyuz. Bunda en büyük pay çok çalışmak ve düzenli hayat.”

Muhabir Güvenç Kurtar’ı Bay Gol diye takdim ediyor ve gollerini Birinci Lig’de devam edip etmeyeceğini soruyor. O zaman anlıyoruz ki, Güvenç Kurtar’ın iddiacı kimliği o zaman daha su yüzüne çıkmamış. Çünkü “İnşallah,” diyor sadece. Spiker de, “Temenni,” diyor. Güvenç de, “temenni,” diye karşılık veriyor. Anlıyorum ki, futbolcular ve yönetimler gibi konuşma dili de biraz farklı o zamanlarda.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Güzeller #2 Ege Görgün - Yeşil... Siyah... En Büyük... Körfez...



Büyük işlere imza atmış küçük kent takımları onlar. Ligin kaderini değiştirip filmin klişe hikayesini baştan yazamasalar da, o hikayede hep kayrılan “esas oğlanları” korkutmayı başarmış; kaybetmeye mahkum olduklarına inananlara bunun aksini ispatlamış; insanlara belki de ömürlerinde ilk defa (belki de son defa)“kazanan ne hissedermiş” onu hissettirmiş kahramanlar... En üst ligde hiç şampiyon olamadan efsane olunabileceğinin kanıtı takımlar. Onlardan biri de Kocaelispor.

1992-93 sezonunda ilk yarıyı lider tamamlayan Kocaelispor, önceki ve sonraki Anadolu Efsaneleri gibi şampiyonluğa ulaşabilecek ritmi ve ruhu yakalamıştı. Takımın maddi yönden güçlü olması da önemli bir avantajdı. Ama başta Bülent Uygun olmak üzere, İstanbul takımları tarafından aklı çelinen futbolcuların motivasyonlarını kaybetmeleri bu rüyanın gerçekleşmesine mani oldu. Körfez belki lig şampiyonu olamadı ama sonraki yıllarda kazandığı iki kupa şampiyonluğu ve İstanbul’un üç büyük takımı karşısında aldığı sürpriz galibiyetlerle hafızalara ve gönüllere kazındı.



Binlerce cana mal olan 17 Ağustos 1999’daki Marmara Depremi sonrası Kocaeli yalnızca dıştan görünebilen hasarlardan değil, derinden yürüyüp gittikçe ağırlaşan psikolojik ve maddi travmalardan da muzdaripti. Yine de bu zor dönemde dahi Kocaelispor ligde tutunmayı başarıyordu. Bu direnişteki büyük pay maddi manevi hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, kente gönül borcunu bu şekilde ödeyen bazı futbolculardı. Bazılarıysa ardına bakmadan kaçmışlardı kentten. Direniş çok uzun sürmedi, Kocaelispor 2002-2003 sezonu sonunda küme düştü. Körfez’in bir alt kümedeki sürgünü tam beş sezon sürecekti.



Tarih: 11 Mayıs 2008
Yer: İzmir Alsancak Stadı
Kocaelispor sezonun gol kralı Taner Gülleri’nin attığı golle deplasmanda Altay’ı 1-0 yendi. Bu galibiyet Kocaelipor’un Bank Asya 1. Lig Şampiyonu olduğunu ve gelecek sezon Süper Lig’de mücadele edeceği anlamına geliyordu. Üç büyüklerin ev sevmediği deplasmanlardan biri yeniden fikstürlerde boy gösterecekti. Kocaelispor’un en kötü dönemlerinde bile İstanbul takımlarını çelmelemeyi başarmasına sahne olan o mütevazı sahası, İzmit İsmet Paşa Stadı bir kez daha Süper lig takımlarını ağırlamaya başlayacaktı.

Tarih: 11 Mayıs 1980
Yer: İzmit İsmet Paşa Stadı
“İçinden tren geçen şehir” İzmit’in her yanı yeşil-siyah bayraklarla bezenmiş. Çünkü bugün Kocaelispor ikinci ligdeki son maçına çıkıyor. En yakın rakibine 9 puan fark yapan Körfez ta üç hafta önceden garantilemiş şampiyonluğunu; Sarıyer maçında da şampiyonluk turunu atmış bile... Üstelik federasyonun verdiği saha kapatma, hatta hükmen mağlubiyet cezalarına rağmen... Onun için yeşil-siyahlıların Vefa ile oynayacağı bu son maç yalnızca bir formalite karşılaşması artık. Öyle ki Vefa maça “Kocaelispor’a 1. Lig’de Başarılar Dileriz” döviziyle çıkıyor sahaya.

Şampiyonluğu garanti Kocaelispor’un aklı seneye top koşturacağı 1. Lig’de anlaşılan. Çünkü ne gol atmaya niyetleri var, ne de galip gelmeye. Seyirci devreye giriyor hemen. Şımarmaya hacet yok. Islıklarla takımı kışkırtıyorlar. Plan işe yarıyor. İkinci yarı oyuna giren Mustafa’nın 75, Ceyhun’un 89’uncu dakikada attığı gollerle Körfez 2. Lig’e galibiyetle veda ediyor. Bu unutulmaz tabloda yer alan futbolcular ise kaleci Baha, Zeki, Kamil, Kaptan Mahir Danabay, Gürbey, Nuri, Ahmet, Kamuran, Orhan, Baturman, Mustafa, Ceyhun ve bugünün popüler teknik adamı Güvenç Kurtar...

Tarih: 30 Mayıs 1982
Yer: İzmit İsmet Paşa Stadı
Yedi yaşındaki çocuk babasıyla ilk maçına gidiyor. Futbolla pek ilgisi yok, o daha çok bir televizyon çocuğu. Kocaelispor’la da ilgisi hiç yok. Dedik ya, o televizyon çocuğu. Ama çocuk bu maçı hiç unutmuyor. Babasıyla gittiği için mi, futbolu görür görmez aralarında bir yıldırım aşkı doğduğu için mi, yoksa her ikisi birden mi o da bilmiyor. Ama son derece sessiz sakin, munis bir adam olan babasının maç sırasında nasıl değişip futbolculara sövüp saydığını iyi hatırlıyor. Babası hiçbir zaman, hiçbir konuda fanatik olabilecek biri değil oysa ki. “Ben maça deşarz olmak için geliyorum!” diyor bir gün de, durum anlaşılıyor. Adamcağızın maçları aynı zaman da terapi maksatlı takip edilor. Yine de Kocaelispor’dan başka takım tutmuyor babası, ki bu ikinci takım olarak bir İstanbul takımı tutmanın pek bir revaçta olduğu küçük kentlerde kıymeti harbiyesi olan bir özellik. Oğlu da büyüyünce babası gibi oluyor.

Kocaelispor’un rakibi Diyarbakırspor. Kayıtlara göre tribünlerdeki seyirci sayısı 2616. Belki beşyüz tane de beleşçi vardır, bir sürü de birinin çocuğuymuş gibi yapıp içeri girmiş velet. Toplanan hasılat 604.700 lira.

Herkesin gözü Kocaelispor’un tek milli futbolcusunun üstünde. İzmit’in köylerinden birinde doğup büyümüş, güçlü fiziği ile dikkati çeken bu sarışın defans oyuncusunun adı Yusuf Altıntaş. Yusuf’un ağabeyi Yaşar da takımda. Yusuf gelecekte Galatasaray’ın sembol futbolcularından, Yaşar ise ligin iyi sol açıklarından biri olacak. Solbek Murat Vatansever, maçta bir de gol atacak olan ortasaha oyuncusu İbriç ve kaleci Erhan da Kocaelispor tarihinin unutulmaz simaları olarak hatırlanacaklar. Büyük kaptan Mahir’i ilk kez bu maçta gören çocuk, çok yakın bir gelecekte işadamı olan babası sayesinde katıldığı bir kutlamada Mahir’le yan yana fotoğraf çektirme şerefine nail olacak. Ve o fotoğraf hayatının geri kalan albümünde hep albümünde yer alacak.

Erhan – Gürbey (Zeki), Mahir, Yusuf, K. Murat – Baturman (Orhan), Turgay, Mustafa – B. Murat, İbriç, Yaşar şeklinde çıkıyor sahaya Kocaelispor. Devir 4-3-3 devri. Devir soyadlar yerine ismin başına büyük-küçük ibarelerinin koyulduğu bir devir. Yağmur sonrası gölcüklerle dolup çamur deryasına dönüşen sahadan 4-0 galip ayrılıyor Kocaelispor. Ertesi gün yerel gazetedeki maç yorumlarına bakan çocuk, bir tek Büyük Murat’ın dört yıldız aldığını görüyor. Üç gol birden atıp hat trick yapan bir futbolcuya az bile. Beşiktaşlı Ziya tarzı uçan kafalar attığı için Büyük Murat maç sonunda çamurdan bir adama dönüşüyor. Ne yüzü ne de forması seçilebiliyor. Ama çocuk onun sayesinde futbolun ne meşakatli bir iş olduğunu ve sahada mücadele etmenin önemini kavrıyor.

Çocuğun futbolu ve Kocaelispor’u sevmesi için bu bir maç yetiyor işte. Yıllarca orta sıralarda dolaşmasına rağmen takıma desteğini hiç kesmiyor. Ve bir gün geliyor, bu desteğinin semeresini görüyor. Çünkü Kocaelispor kendisine çok uzak görünen kupalara uzanıyor, ligde hayli iyi yerlere geliyor, hatta haftalarca liderlik koltuğuna ambargo koyuyor.

O çocuk bugün 36 yaşında ve bu satırları yazıyor. Yazarken 16 yaşında tutmaya başladığı Kocaelispor defterinden faydalanarak tazelemeye çalışıyor anılarını. Cafer Zorlu’nun bir karikatürü var o defterde. Fenerbahçe ve Galatasaray’ı temsil eden iki tane çıplak hatun. İkisinin de poposunda yedikleri şaplaktan dolayı çıkmış bir el izi var. KOCA-ELİ yazıyor karikatürün altında. Üstte ise şu satırlar: “Kocaelispor Fener’den sonra G.Saray’a da son dakika şoku yarattı.” Kastettiği Fenerbahçe maçı 1985-86 sezonunda oynanan ve kaleci Yaşar’ın, namı diğer Kova Yaşar’ın Bülent Baturman’ın son dakikada yaklaşık kırk metreden vurduğu topu önce tutup sonra da kalenin içine bıraktığı meşhurrrr maç. En azından İzmit’te çok meşhur. İstanbul’daki Galatasaray maçında ise bu kez Muharrem’in yaptığı orta stoper Raşit’e çarpıp gol oluyordu. Ki o Raşit 1977-78 sezonunda 2. Lig’de Kocaelispor’un gol kralıydı.



Kocaelispor’un Sefa Sirmen öncesi 1. Lig Serüveni
Takımı çıkaran oyuncularla yola devam eden Kocaelispor 1980-1981 sezonunda on altı takımlı ligi sekizinci sırada tamamlıyordu. O sezonun akılda kalıcı başarısı ise Körfez7in Trabzonspor'un kendi evindeki yedi yıllık yenilmezliğine son vermesiydi. Ligdeki ilk maçını Mersin İdman Yurdu’na kaybeden Körfez, galibiyetle ancak sezonun üçüncü maçında, deplasmanda Eskişehir karşısında tanışıyordu. Lige yeni yükselmiş ve neredeyse hiç transfer yapmamış bir takım için ilk sezonunda sekizincilik azımsanmayacak bir başarıydı.



Körfez ikinci senesinde iki basamak gerileyerek on yedi takım arasında onuncu oluyordu. 1982-83 sezonunda ise artık ligde on sekiz takım vardı ve lig bittiğinde Körfez dokuzuncuydu. 1983-84 sezonunda da aynı nakarat terennüm ediliyor ve lig sekizinci olarak bitiriliyordu. 1984-85 sezonunda işler biraz değişiyordu.

Yusuf’u Galatasaray’a veren Kocaelispor bu takımdan Hollanda liginde Cruyff’la karşılıklı top oynamış bir ortasaha oyuncusu olan ve Total futbolu iyi bilen Ahmet Keloğlu’yla, ligin kemik defans oyuncularından Ali Çoban’ı alıyordu. Bu iki oyuncuya özellikle genç takımdan yetişen santrafor Haluk’un, sonra da Baturman, İbriç ve Yaşar’ın müthiş formu da eklenince Körfez lige fırtına gibi giriyordu. İlk yarı ilk üç için mücadele eden yeşil-siyahlılar biraz hakemlerin, biraz kendi kabahatiyle sezonun sonuna doğru hız kesiyor ve ligi ancak yedinci tamamlayabiliyordu. Bu başarı da şüphesiz futbolculuktan gelmeyen teknik adamların en büyük temsilcisi teknik direktör Şener Dal’ın da katkısı büyüktü.

Ardından Kocaelispor’un düşüşü başladı. Ertesi sezon ligi on dördüncü bitiren Körfez, bir sonraki sezon (1986-87) küme düşüyordu. Belki de takımın kendini toparlaması için en hayırlı olan da bu olacaktı. Fakat ülkeyi etkisi altına alan seçim rüzgarları siyasi menfaatleri futbola yönlendirmişti.

1987-1988 sezonuna 2.Lig'de başlayan Bursaspor ve Kocaelispor yeni sezonun iki haftası çoktan oynanmasına rağmen dönemin başbakanı Turgut Özal'ın isteği ve idari mahkemenin kararıyla tekrar 1.Lig'e alındılar. 1987-1988 sezonunda bu takımların oynadığı maçlar geçersiz sayıldı, fikstür yeniden düzenlendi ve lige devam edildi.

Apar topar 1. Lig’e yükseltilen Kocaelispor 2. Lig için kurulmuş mütevazının da altında bir kadroya sahipti. Bu yüzden üst üste alınan başarısız sonuçlar kimse için sürpriz olmadı. Ara transferde takıma yeni futbolcular monte edildi edilmesine ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti sanki. Yeni transferlerden bir tanesi vardı ki kısa sürede ligimizin unutulmayan santrforlarından biri haline gelecekti.

Kocaelispor’un parasızlık içinde kıvrandığı bir dönemdi. Bu yüzden Alman bölgesel liglerinden oyuncular alınabildi ancak. Bunlardan bir tanesi gerçek mesleği kasaplık olan Engelbert Buschman’dı. Dokuzuncu hafta forma giymeye başlayan Buschman ilk yarı bittiğinde 8 gol kaydetmişti bile.

Arkadaşları tarafından “Buşi” diye çağırılan bu güçlü fizikli golcünün bir diğer sansasyonel başarısı da ilk yarıda üç büyük İstanbul takımına da gol atmasıydı. Ama Kocaelispor’un Buşi’nin golleri bile kurtaramayacaktı. Kocaelispor iki sezon üst üste birinci ligden düşen takım olarak lig tarihine geçiyordu. Düşerken bile numarasını yapmış, kendini hatırlatacak bir not düşmeyi başarmıştı tarihe Körfez.

Sefa Sirmen’li Kocaelispor
1988-89, 1989-90 sezonlarını 2. Lig’de geçiren ve bu süreyi ehveni şer şeklinde geçiştiren Kocaelispor üçüncü sezonunda (1990-91) 1. Lig’e yeniden yükselmeyi başardı. Üstüne üstlük bir 2. lig takımı olarak Türkiye Kupası’nda yarı finale kadar gelebildi. Bu takımda dikkat çeken ve Kocaelispor’un “tüm zamanların en iyisi” denebilecek kadrosunda yer alacak oyuncular vardı. Şekerspor’dan alınan Bülent Uygun bunlarda biriydi. Bülent Uygun Kocaelispor’un en güzel dönemlerinde forma giyme şansını buldu. Dört sene boyunca çok iyi futbolcularla aynı takımda yer alıp, önemli başarılara imza attı. Bülent Uygun’un ismi Kocaelispor Dreamteam’in oyuncularından biri olarak yeşil-siyahlı taraftarların kalbine kazındı. Benzer bir diğer oyuncu ise Kocaelispor’dan sonra Bursaspor ve Fenerbahçe’de başarıyla forma giyecek olan Tuncay Akgün’dü. Tuncay ligimizin oyunu iki yönlü oynayabilen ilk ortasaha oyuncularından biriydi. Golcü Ergun ve solbek Halil İbrahim de bu takımda parlayan genç yeteneklerdi. Takımın tecrübe eksiğini gidermek içinse Ziya Doğan ve liglerimizin o zamanlardaki Ceyhun Eriş’i, Mahmut Aydın vardı.

1992-93 Kocaelispor efsanesinin doğduğu yıl oldu. Başkan Sefa Sirmen ve teknik direktör Güvenç Kurtar’ın kumandasındaki Kocaelispor lige damgasına vuracaktı. Takımın her mevkisinde olağanüstü nitelikleri olan futbolcular vardı. Ali Şen’in tavsiyesiyle alınan Ömeroviç kalede, Mirkoviç sahanı her yerinde ve Kuzmanovski ise liberoda ligin en iyi yabancıları olarak ilan edilmeyi hak eden performanslar ortaya koyuyorlardı.

Yeni transfer Saffet Sancaklı ve Ergun forvette süper bir ikili oluşturmuşlar, her maç bütün rakip defanslarını üstüne kabus gibi çöker olmuşlardı. Bülent ve Tuncay ise artık tartışmasız ligin en iyi ortasaha oyuncularındandılar artık. Melih Gürbüztürk de güçlü fiziğiyle bu ikiliyi tamamlıyordu. O dönemde Kurtar’ın her maç şans verdiği Sefer Yılmaz’ın alameti farikasını ise bir türlü anlayamıyordu tribündekiler. Sefer ismi her gündeme geldiğinde “Güvenç Hoca’nın alt kat komşusu, ondan giriyormuş takıma,” türünden espriler yapılması adetten olmuştu artık.

Şampiyonluk Türküleri
Kocaelispor ilk yarıyı lider olarak tamamladığında artık İzmit’te herkes açık açık şampiyonluktan söz etmeye başlamıştır. Başkan Sefa Sirmen de hedeflerinin şampiyonluk olduğunu söylemektedir. (Hoş, Sirmen Kocaelispor’un küme düşeceği 2002-2003 sezonunun başında da diyecektir bunu. Takım küme düşünce de ceketi alıp gidecektir. Kocaelispor’a onca yıllık hizmetindeki en büyük lekesi de bu olacaktır zaten.)

Takım gerçekten de kendilerini şampiyonluğa götürebilecek bir ritim ve ruh yakalamıştır. Üstelik bu sezon ligimizde şampiyonluğa koşmuş olan Sivasspor gibi maddi sorunları da yoktur kulübün. Ama ligin sonuna doğru kayıplar yaşanmaya başlar ve Körfez ligi Fenerbahçe’nin üstünde dördüncü bitirir. Neden böyle olmuştur, onu da Bülent Uygun yıllar sonra Sivasspor’un hocası olarak açıklar bunun nedenini: “İstanbul takımları istiyor sizi, ikinci yarıda fazla zorlarsan kendini sakatlanırsın gidemezsin, dediler bize. Başta ben olmak üzere konsantrasyonumuz bozuldu.”

TÜRKİYE 1.LİGİ 1992-1993 SEZONU

1. Galatasaray 30 20 6 4 74 21 +53 66
2. Beşiktaş 30 19 9 2 68 23 +45 66
3. Trabzonspor 30 17 9 4 57 27 +30 60
4. Kocaelispor 30 17 8 5 56 30 +26 59
5. Fenerbahçe 30 18 4 8 75 41 +34 58
6. Bursaspor 30 12 6 12 42 42 0 42


Ertesi sezon (1993-94) Bülent Uygun gider, Beşiktaşla özdeşleşmiş Turan Uzun ve Zeki Önatlı gibi oyuncular gelir. Aşı tam tutmaz, Saftig’li (sonrasında Güvenç Kurtar’lı) Kocaelispor diğer oyuncularını muhafaza etmesine rağmen ligi ancak altıncı bitirir.

1994-95 sezonuna Mustafa Denizli ile başlayıp büyük sükse yapan Körfez ne yazık ki 7-1’lik Beşiktaş mağlubiyetini de içeren berbat bir sezonun ardından ligi dokuzuncu tamamlar. Neyse ki 1995-96 sezonunda Tayfur Havutçu’lu, Faruk Yiğit’li, Ümit İnal’lı ve John Lesiba Moshoeu’li (Moşe) kadrosuyla kendini yine bulur ve ligi beşincilikle bitirir. Beşiktaş’tan 7-1’in intikamını almayı da ihmal etmez. Kara Kartal’ı İzmit’te 1-0, İstanbul’da ise 5-3’lük skorlarla yenen Körfez, Cim Bom’u da İstanbul’da Saffet’in üç, Kaan Dobra’nın bir golüyle 4-0’la geçerek bir kez daha spor sayfalarının manşetlerine yerleşir.

21.04.1996 İnönü Stadı
Beşiktaş 3 Kocaelispor: 5
Hakem: Vahap Beyaz


Beşiktaş
1. FEVZİ TUNCAY
2. RECEP ÇETİN
3. MUTLU TOPÇU
4. ALİ GÜNÇAR
5. FEHMİ ALPAY ÖZALAN
6. SİNAN DEMİRCİOĞLU (Metin Uzun dk. 26) (Fuat Usta dk. 79)
7. OKTAY DERELİOĞLU
8. RIZA ÇALIMBAY (Sertan dk. 60)
9. MEHMET ÖZDİLEK
10. MUSTAFA ÖZKAN
11. STEFAN KUNTZ

Kocaelispor
1. ÖMER ALPER BOĞUŞLU
2. MERT MERİÇ
3. TOPRAK KIRTOĞLU (İlhan dk. 55)
4. OSMAN ÇAKIR
5. TURAN UZUN
6. TAYFUR HAVUTÇU
7. FARUK YİĞİT
8. SAFFET SANCAKLI
9. ZEKİ ÖNATLI
10. JOHN LESİBA MOSHOEU
11. KAAN DOBRA

GOLLER
KAAN DOBRA (24.dk), FARUK (45.dk), SAFFET (80.dk), MOSHOEU (48.dk; 76.dk), STEFAN KUNTZ (23.dk; 57.dk) ALPAY (70.dk)

1996-97 sezonunda yedinci olup, önceki seneye nazaran iki sıra gerilemiştir Körfez. Ama bu başarısızlığını kupa finalinde Trabzon’u eleyip Türkiye Kupası’nı müzesine götürerek telafi eder. Trabzon’daki ilk maçta Soner’in eski takımına attığı golle 1-1 berabere kalan Kocaelispor, İzmit’teki ikinci maça Stingaciu – Mirkoviç, Toprak, Osman, Turan – Tayfur, Evren, Zeki, Nuri – Moşe, Faruk onbiriyle, yani son derece dirençli bir onbirle çıkar.

Gol maçın sonlarında, 85’inci dakikada Nuri Çolak’ın ayağından gelir. Sonraki oyuncu değişiklikleri yalnızca zamana oynamak amaçlıdır. Erhan Albayrak, Soner Boz, Kaan Dobra golden sonra sırayla girerler oyuna. Muhittin Boşat’ın çaldığı bitiş düdüğü yalnızca karşılaşmanın bittiğini değil, Kocaelispor’un kupa şampiyonu olduğunu ilan eder. Mustafa Denizli’nin milli takımın başına geçmesiyle boşalan teknik adamlık görevine getirilen Holger Osieck Körfez’e kupa kazandıran tek yabancı hoca olarak anılacaktır artık.

1997-1998 sezonunu onuncu olarak bitiren Kocaelispor’un başına ertesi sezon Güvenç Kurtar getirildi. Körfez Kurtar’la 1998-99 sezonunu beşinci bitirmeyi başardı ve İntertoto Kupası’na katılmaya hak kazandı.

Kocaelispor’un son büyük başarısı 2001-2002 sezonunda geldi. Beşiktaş ile Bursa Atatürk Stadı’nda oynanan (Bursaspor taraftarlarının her iki takımla da kanlı bıçaklı olduğu düşünülünce, bu maçın buraya verilmesi şaka gibi bir şey!) Fortis Türkiye Kupası finalinde Kocaelispor sahadan 4-0’lık bir galibiyetle ayrılarak son büyük kupalarını kazanmış oldu.

Bir sonraki sezon küme düşecek, halihazırda sıkıntılarla boğuşan ve çok da parlak olmayan bir kadroya sahip Kocaelispor’un böyle bir şeyi başarması inanılır gibi değildi. Ama Hikmet Karaman’ın sahaya sürdüğü onbir inanılmazın da gerçekleştirilebileceğini kanıtlıyordu. Gollerin adı Cihan, Lazarov, Kaan ve Serdar’dı.

Bursa Atatürk Stadı
BJK: 0 Kocaelispor: 4
Hakem: Metin Tokat


Kocaelispor
77. AHMET ŞAHİN
2. FARUK SARMAN
8. ORHAN AK (Engin Öztonga dk.28)
5. NURİ ÇOLAK
7. KAAN DOBRA
10. ALEKSANDAR YORDANOV ALEKSANDROV (Ayew dk.70)
11. ZDRAVKO IVANOV LAZAROV (Serdar Topraktepe dk. 629
13. AHMET ARSLANER
15. AYMAN MOHAMED ABDELAZİZ
18. CİHAN HASPOLATLI
33. CEM SİNAN VERGÜL

Beşiktaş
1. THOMAS MYHRE
3. TAYFUR HAVUTÇU
4. AHMET YILDIRIM
5. RONALDO GUIARO
7. ZOUBAIER BEN M.A. BAYA
10. AHMET DURSUN
17. TAMER TUNA (Sertan dk.78)
18. ERMAN GÜRAÇAR
19. İBRAHİM ÜZÜLMEZ
20. TÜMER METİN (Ümit Bozkurt dk.88)
26. İLHAN MANSIZ

GOLLER:
CİHAN (44.dk), LAZAROV (59.dk), KAAN DOBRA (82.dk), SERDAR TOPRAKTEPE (83.dk)

Kaynak : http://spor.ekolay.net/Haber.asp?PID=2682&HaberID=551308